1. Cebri icra kanunu taslağı’nın icra takibi türlerine etkileri
1.1. Genel çerçeve
14 Ağustos 2025 tarihinde Adalet Bakanlığı’nın internet sitesinde kamuoyunun görüşüne sunulan Cebri İcra Kanunu Taslağı (“CİKT“), 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (“İİK”) yerini almak üzere tasarlanmış olup mevcut icra ve iflas sisteminde köklü yapısal değişiklikler öngörmektedir.
Bu yazıda CİKT’nin getirdiği takip hukukuna ilişkin temel değişiklikler mevcut İİK düzenlemeleri çerçevesinde ele alınmakta; söz konusu değişikliklerin icra takibi süreçlerinin verimliliği, alacaklı hakları ve kredi piyasaları üzerindeki muhtemel etkileri değerlendirmektedir.
1.2. İlamsız takipte belgeye dayalılık ilkesi
Mevcut İİK m. 58 uyarınca, genel haciz yoluyla ilamsız icra takibi başlatılabilmesi için alacaklının elinde herhangi bir belge bulunması gerekmemekte olup rehinle temin edilmemiş her türlü para veya teminat alacağı belgesiz olarak takibe konulabilmektedir.
CİKT m. 79 ise bu düzenlemeden farklı olarak, ilamsız icra takibinin ancak takip konusu para veya teminat alacağı hakkında resmî dairelerin ya da yetkili makamların düzenledikleri yahut onayladıkları bir belge veyahut sözleşmeler dahil alacağın doğum sebebini ispata elverişli bir senet ya da iki tarafı da tacir olan icra takiplerinde itiraz edilmemiş bir fatura bulunması hâlinde başlatılabilmesini öngörmektedir. CİKT uyarınca “senet” kavramı ve elektronik imza şartları özellikle uluslararası işlemlerde ciddi pratik güçlükler yaratabilecek niteliktedir.
1.3. İlamlı takipte istinaf şartı: tahsilat süreleri ve icra edilebilirlik sorunu
CİKT m. 53 uyarınca, ilk derece mahkemesi kararlarının ancak istinaf incelemesi tamamlandıktan sonra icra edilebilir hale gelmesi öngörülmektedir.
Bu düzenleme, özellikle istinaf süreçlerinin uzunluğu dikkate alındığında, alacaklıların fiili tahsil süresini yıllarca uzatabilecek niteliktedir. Mevcut İİK düzenlemesinde ilk derece mahkemesi kararları, borçlunun icranın geri bırakılmasını talep etme hakkına tabi olmak kaydıyla, istinaf incelemesi devam ederken icra edilebilir niteliktedir. CİKT’nin öngördüğü bu değişiklik, borçlulara malvarlığını elden çıkarmak veya gizlemek yönünde ek fırsatlar tanıma riski de taşımaktadır.
1.4. Finansal alacaklarda özel takip usullerinin kaldırılması: bankacılık ve finans sektörüne etkiler
Mevcut İİK, bankalara ve belirli finansal kuruluşlara özel hızlandırılmış takip yolu tanımaktadır. İİK m. 150/I uyarınca üst sınır ipoteğiyle teminat altına alınmış kredi alacaklarında, ipotek akit tablosunda kayıtsız şartsız borç ikrarı bulunmasa dahi, krediyi kullandıran tarafın hesap özeti veya ihtarı noter aracılığıyla borçluya tebliğ etmesi ve sekiz günlük itiraz süresinin geçmesi üzerine doğrudan icra emri gönderilmesine imkân tanımaktadır. Bu mekanizma, bankaların ipotekli kredi alacaklarını genel takip prosedürüne başvurmaksızın süratle tahsil edebilmesini sağlamaktadır.
CİKT’nin bu mekanizmayı ilga ettiği ve yerine ayrıca bir düzenleme barındırmadığı anlaşılmakta olup bu durum, finansal alacakların tahsilini genel takip rejimine tabi kılmakta; açık ve güvenilir kayıtlara sahip bankaların veya kredi kuruluşlarının dahi borçlunun basit bir itirazı karşısında yıllar sürebilecek bir dava açmak zorunda kalması sonucunu doğurabilecektir.
Birçok hukuk düzeninde finansal kuruluşlara özgü hızlandırılmış icra mekanizmaları uygulanmakta olup bu mekanizmalar finansal istikrarın temel unsurlarından biri olarak kabul edilmektedir. CİKT, İİK m. 150/I’deki bu mekanizmayı ilga etmekte ancak yerine herhangi bir alternatif düzenleme getirmemektedir. Bu durum küresel eğilimlerle çelişerek kredi disiplinini zayıflatma, tahsilat sürelerini uzatma ve kredi maliyetlerini artırma riski taşımaktadır.
1.5. Kambiyo senetlerinin genel takip rejimine dahli
Mevcut İİK m. 167 vd. hükümleri, kambiyo senedine dayanan alacaklıya özel ve hızlandırılmış bir takip yolu sunmaktadır. Bu düzenleme kapsamında icra memuru, senedin kambiyo senedi vasfını ve vadesinin geldiğini re’sen inceleyerek borçluya derhal ödeme emri göndermekte, borçlunun itiraz süresi beş gün ile sınırlı tutulmakta ve borçlunun itirazı satış dışındaki icra takip işlemlerini durdurmamaktadır. CİKT’nin bu özel takip yolunu kaldırarak kambiyo senetlerini genel haciz yoluyla takip rejimiyle birleştirdiği, böylece bir kambiyo senedini adisenetle aynı muameleye tabi tutulduğu anlaşılmaktadır.
Mevcut İİK düzenlemesinde alacaklının, senedin kambiyo senedi vasfını haiz olduğunu icra memuruna göstermesi yeterli olup alacağın varlığını ayrıca ispat etmesi gerekmemektedir. CİKT’nin öngördüğü değişiklikle bu ayrıcalıklı yapı ortadan kalkmakta; kambiyo senedi düzenleyen bir borçlunun sıradan bir belgeye dayalı borçta olduğu gibi basit bir itirazla ödemeyi geciktirebilmesi sonucu doğabilecek olup bu senetlerin temel amacı olan güvenilir ve süratli icra edilebilirlik niteliği ciddi biçimde zedelenebilecektir.
1.6. İtirazın kaldırılması usulünün tasfiyesi
Mevcut İİK hükümleri uyarınca, ilamsız icra takibinde borçlunun ödeme emrine itiraz etmesi hâlinde alacaklıya iki ayrı başvuru yolu tanınmaktadır: genel mahkemelerde itirazın iptali davası açmak (İİK m. 67) veya İİK m. 68’de sayılan belirli belgelere dayanarak altı ay içinde icra mahkemesinde itirazın kaldırılmasını talep etmek. İkinci yol, icra mahkemesinin esasa girmeksizin belgelerin şekli geçerliliğini denetlediği hızlandırılmış bir yargılama niteliğinde olup uygulamada genellikle aylar içinde sonuçlanmaktadır.
CİKT’nin bu ikinci yolu tamamen ilga ettiği ve borçlunun her itirazının ancak asliye hukuk veya asliye ticaret mahkemesinde açılacak tam kapsamlı bir dava ile bertaraf edilebileceğini öngördüğü anlaşılmaktadır. İcra mahkemelerinin icra hukukunda uzmanlaşmış ve daha süratli işleyen yapısı dikkate alındığında, bu düzenlemenin alacaklarının alacağı ulaşmasındaki süreyi uzatacağı tahmin edilmektedir.
1.7. Sonuç
CİKT, İİK’nın yerini almak üzere hazırlanmış kapsamlı bir yasama girişimi olup taslağın borçlu lehine önemli korumalar getirdiği görülmekle birlikte yukarıda anılanlar gibi yapısal değişiklikler, icra takibi süreçlerini daha da uzatma riski taşımaktadır. CİKT’nin nihai şeklini alması sürecinde alacaklı-borçlu dengesinin korunması, tahsilat süreçlerinin verimliliği ve kredi piyasalarının işleyişinin gözetilmesi, Türkiye’nin yatırım ortamı ve finansmana erişim bakımından kritik önem taşımaktadır.
2. Anonim şirketin haklı sebeple feshi: fesih sebepleri ve süreç
Yargıtay 11. hukuk dairesi’nin yakın tarihli kararları ışığında güncel yaklaşım
Anonim şirketlerde hissedarlar arasında; amaç farklılıkları, şirketin yönetimine ve kârlılığına ilişkin görüş ayrılıkları veya hissedarlar sözleşmesinden doğan yükümlülüklere aykırılık iddiaları gibi çeşitli uyuşmazlıklar ortaya çıkabilmektedir. Özellikle yönetim veya kontrolün belirli bir hissedar grubunda toplandığı yapılarda bu tür uyuşmazlıklar daha yoğun yaşanmaktadır.
Kontrol gücüne sahip olmayan pay sahipleri; şirketin gereği gibi yönetilmediğini, kârlılığın usulsüz biçimde baskılandığını ya da şirket kaynaklarının kendi aleyhlerine kullanıldığını ileri sürebilmekte ve bu iddialar çoğu zaman birden fazla davaya konu olmaktadır.
Limited şirketlerden farklı olarak anonim şirketlerde ortaklıktan çıkma veya çıkarılmaya imkân tanıyan açık bir yasal düzenleme bulunmamaktadır. Bu nedenle, ortaklık ilişkisinin fiilen sürdürülemez hâle geldiği durumlarda haklı sebeple fesih davası, çoğu zaman başvurulan son hukuki çare niteliğini taşımaktadır.
2.1. Haklı sebeple feshin yasal çerçevesi
Anonim şirketin haklı sebeple feshi, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 531. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan madde uyarınca, haklı sebeplerin varlığı hâlinde, sermayenin en az onda birini ve halka açık şirketlerde yirmide birini temsil eden pay sahipleri, şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinden şirketin feshine karar verilmesini isteyebilir.
Fesih talebinin kabulü için asgari olarak aşağıdaki şartların birlikte bulunması gerekir:
- Asgari pay eşiği: Davacı veya davacıların, şirket sermayesinin en az onda birini (halka açık şirketlerde yirmide birini) temsil etmesi,
- Haklı sebebin mevcudiyeti: Şirket yönetiminin sürdürülebilirliğini, ortaklık ilişkisinin devamını ya da şirket amacının gerçekleştirilmesini ciddi biçimde tehlikeye atan somut olguların varlığı,
- Son çare ilkesi (ultima ratio): Feshin, mevcut uyuşmazlığın çözümüne yönelik başka hukuki yollar tüketildikten sonra ya da bu yolların yetersiz kalacağının açıkça anlaşıldığı hâllerde başvurulabilecek istisnai bir yol olması.
Mahkemenin takdir yetkisi ve alternatif önlemler
TTK m. 531, mahkemeye salt fesih kararı vermekle sınırlı kalmayan geniş bir takdir yetkisi tanımaktadır. Mahkeme, fesih yerine davacı pay sahiplerinin paylarının gerçek değeri üzerinden satın alınmasına ya da uyuşmazlığı gidermeye elverişli başka bir çözüme hükmedebilir. Bu düzenleme, şirketin sona erdirilmesinin son çare olarak öngörüldüğünü göstermektedir.
2.2 Açıkça haklı sebep olarak kabul edilen hâller
Doktrin ve yargı kararlarında haklı sebebin varlığı, somut olayın özelliklerine tabi olarak, genel olarak aşağıdaki hallerde kabul etmektedir, aşağıda sayılan hâller haklı sebep olarak kabul edilen başlıca olgular olup bu sayım sınırlı nitelikte değildir.
- Şirketin kötü yönetilmesi: Genel kurul toplantılarının usulsüz yapılması veya toplantıların hiç yapılmaması, şirketin uzun süredir organsız kalması ya da borca batık olmasına rağmen gerekli yasal tedbirlerin alınmaması.
- Ortaklık amacından uzaklaşılması: Yönetimin şirket faaliyetlerini bireysel çıkarlar doğrultusunda yönlendirmesi, şirket varlıklarının amacı dışında kullanılması veya huzur hakkı gibi kalemler aracılığıyla örtülü kazanç aktarımı yapılması.
- Bilgi alma ve inceleme haklarının kısıtlanması: Pay sahiplerinin şirketin mali durumu, yönetimi ve kâr-zarar tablosu hakkında bilgilendirilmemesi; denetim ve bilgi edinme haklarının sistematik biçimde engellenmesi.
- Kâr payı dağıtılmaması: Şirketin yüksek kârlılığına rağmen haklı bir gerekçe olmaksızın uzun süredir kâr dağıtılmaması veya göstermelik düzeyde dağıtım yapılması.
- Pay sahiplerinin arasındaki güven ilişkisinin sona ermesi: Pay sahipleri arasındaki ciddi anlaşmazlıkların yargıya taşınması, özellikle aile şirketlerinde kişisel ilişkilerin bozulmasının şirket işleyişini sürdürülemez hâle getirmesi.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2025 yılının son çeyreğinde verdiği iki karar, haklı sebep kavramının çerçevesinin çizilmesine ilişkin önemli değerlendirmeler içermektedir.
- Hukuk Dairesi, 23.10.2025 tarihli kararında, limited şirkette kâr payı ödenmemesini ve yasal yollar tüketilmeksizin bilgi edinme hakkının kullandırılmamasını tek başına haklı sebep oluşturmayacağını teyit etmiştir. Yargıtay, kararında, kâr payına dayalı bir iddianın kabul görebilmesi için; hesap döneminin kapanmış olması, genel kurulun dağıtılabilir kâr tespit etmiş bulunması, ortağın tüm sermaye borçlarını ifa etmiş olması ve kâr dağıtmama politikasının sistematik bir nitelik kazandığının somut olgularla ortaya konulması gerektiğini ifade etmiştir. (E. 2025/1360, K. 2025/6495)
- Dairenin 06.11.2025 tarihli kararına konu uyuşmazlıkta ise, beş yıl boyunca şirket yönetiminden dışlandığını, yöneticilerin şirket olanaklarını şahsi çıkarları doğrultusunda kullandığını ve kâr payı ödenmediğini ileri süren Davacının talebini reddeden ilk derece mahkemesi ve Bölge Adliye Mahkemesi kararını bozmuştur. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, kararında, iddia edilen usulsüzlüklerin ispatı halinde haklı sebeple feshe dayanak oluşturabileceğini ifade etmiştir. ( 2025/831 K. 2025/6674)
2.3. Haklı sebeple fesih davasında usul ve mahkemece alınabilecek önlemler
Haklı sebeple fesih davası, şirket merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinde açılır.
Yukarıda atıf yapılan Yargıtay kararlarının da açıkça ortaya koyduğu üzere, soyut iddialar yeterli değildir. İddia edilen olguların somut belgelerle ve varsa özel denetim raporlarıyla desteklenmesi büyük önem taşımaktadır. Uygulamada mahkemeler, yargılama safhasında çoğunlukla bilirkişi incelemesine de başvurmaktadır.
Öte yandan, uyuşmazlığın yönetimin oluşumundaki bir usulsüzlükten veya şirketin organsız kalmasından kaynaklandığı hallerde, yargılama süresince şirketin işleyişinin sekteye uğramaması adına mahkemeler geçici koruma tedbiri olarak kayyım atanmasına karar verebilmektedir.
Yargılama neticesinde mahkeme, somut olayın koşullarına göre farklı yönlerde karar verebilir:
- Fesih kararı: Haklı sebebin varlığı ve başka çözüm yolunun kalmaması hâlinde şirketin feshine,
- Payların satın alınması: Şirketin devamının diğer pay sahipleri bakımından mümkün ve makul olduğu durumlarda, davacıya ait payların gerçek değeri üzerinden satın alınmasına
Bunların yanı sıra mahkeme, tarafların menfaat dengesini ve şirketin sürdürülebilirliğini gözeterek duruma özgü farklı bir giderim yoluna da hükmedebilir.
3. Haksız rekabet davalarında zamanaşımı
Haksız rekabet, TTK m. 54 ila 63. arasında düzenlenmektedir. TTK m. 60’da haksız rekabete dayalı talepler bakımından zamanaşımı süreleri yer almaktadır. İlgili hükme göre “56 ncı maddede yazılı davalar, davaya hakkı olan tarafın bu hakların doğumunu öğrendiği günden itibaren bir yıl ve her hâlde bunların doğumundan itibaren üç yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.” İşbu hükümden yola çıkılarak, haksız rekabet davalarında zamanaşımı hususu aşağıda, Yargıtay kararları ve öğreti görüşleri çerçevesinde incelenecektir:
3.1. Haksız rekabete dayalı talepler bakımından zamanaşımı
Haksız rekabete dayalı talepler sağladığı hukuki korumalara göre iki gruba ayrılabilir:
- Koruyucu/önleyici ve giderici nitelikteki talepler: Fiilin haksız olup olmadığının tespiti (56/1-a), haksız rekabetin men’i (m. 56/1-b) ve eski hale iade (m. 56/1-c).
- Alacak talepleri: Maddi tazminat (56/1-d), manevi tazminat (m. 56/1-e) ve haksız rekabet nedeniyle elde edilen kazancın/ menfaatin devri (m. 56/1-e).
Öğretide, zamanaşımı sürelerinin alacak talepleri bakımından uygulanabilir olduğu kabul edilmektedir. İlgili hüküm uyarınca zamanaşımı, hakkın doğumunun öğrenildiği günden itibaren başlayacaktır. Öğretide ve Yargıtay kararlarında istikrarlı şekilde kabul edildiği üzere, haksız rekabete konu fiil devam ettiği sürece zamanaşımı süresi işlemeye başlamaz.
Haksız rekabetin tespiti, men’i ve eski hale iade talepleri bakımından ise zamanaşımının söz konusu olmadığı kabul edilmektedir. Bu talepler, haksız rekabete konu fiil devam ettiği müddetçe ileri sürülebilecektir. Önleme talebi ise haksız rekabete konu fiil gerçekleşmeden önce veya gerçekleşme tehlikesinin var olduğu süre boyunca ileri sürülebilir.
Eski hale iade talepli davalar bakımından zamanaşımının söz konusu olup olmadığına dair öğretide farklı görüşler bulunmaktadır. Ağırlık kazanan görüşe göre ise haksız rekabete konu fiil devam ettiği müddetçe eski hale iade davası açılabilecektir.
TTK m. 60 ve hükme paralel emsal Yargıtay kararlarına göre, haksız rekabet fiili aynı zamanda suç teşkil ediyorsa ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen zamanaşımı süresi TTK m. 60’da düzenlenen sürelerden daha uzunsa, hukuk davaları bakımından da ceza zamanaşımı süresi uygulanır. Bunun için ceza davasının açılmış olması şart değildir, adli hukuk hakimi fiilin suç teşkil edip etmediğini değerlendirir ve her somut olay özelinde ceza zamanaşımı süresinin uygulanıp uygulanmayacağına karar verir.
3.2. Sonuç
Yargıtay kararları ve öğretideki yerleşik görüş kapsamında, TTK m. 60’da düzenlenen zamanaşımı sürelerinin, maddi ve manevi tazminat ile menfaat devri talepli alacak davaları bakımından uygulama alanı bulacağı, haksız rekabetin tespiti, men’i ve eski hale iade talepleri ise haksız rekabete konu fiil devam ettiği sürece her zaman ileri sürülebileceği, haksız rekabete konu fiil aynı zamanda suç teşkil ediyorsa ve TCK’da düzenlenen ceza zamanaşımı daha uzunsa, bu halde ise hukuk davaları için de ceza zamanaşımı süresi uygulanacağı kabul görmektedir.
4. Tenfiz davalarında zamanaşımı
Bilindiği üzere 5718 sayılı MÖHUK m. 50 uyarınca yabancı bir mahkeme yahut hakem kararının Türkiye’de icra edilebilmesi ve kesin delil ya da kesin hüküm etkisini haiz olabilmesi için Türk mahkemeleri tarafından, kararın niteliğine göre, tanınması veya tenfiz edilmesi gerekmektedir. Yabancı ilam, ancak Türk mahkemesinin vereceği tenfiz kararıyla birlikte bir Türk mahkeme kararı gibi hüküm ve sonuç doğurur ve Türkiye’de icra kabiliyeti kazanır.
Tenfiz davalarında zamanaşımı meselesi uygulamada iki ayrı düzlemde karşımıza çıkmaktadır: (i) Tenfizi istenen yabancı mahkeme kararına konu hakkın, verildiği ülkede zamanaşımına uğramış olması; (ii) Türkiye’de tenfiz kararı verilmesinden sonra iç hukukumuza göre işlemeye başlayan ilam zamanaşımı.
4.1. Tenfizi talep edilen karardaki hakkın verildiği ülkede zamanaşımına uğramamış olması
Yabancı kararın Türkiye’de tenfize konu edilebilmesi, kararın verildiği ülke hukukuna göre mevcut, kesinleşmiş ve icra edilebilir olmasına bağlıdır.
Öğretide ağırlıklı görüşe göre, yabancı kararın verildiği devlet hukukunda ilamın icrası için bir zamanaşımı süresi öngörülmüş ve bu süre geçirilmişse, karar o hukuk düzeninde icra edilebilirlik vasfını yitirmiş kabul edilecektir. Bu durumda davalı, MÖHUK m. 55(2) hükmü uyarınca “kararın yerine getirilmesine engel bir sebep ortaya çıktığını” ileri sürebilecektir.
Bu çerçevede, zamanaşımının niteliği ve kapsamı konusunda karar yeri hukukuna da etki tanınması ve yabancı hukukta öngörülen icra zamanaşımının Türkiye’de açılan tenfiz davasını hangi ölçüde etkileyeceği de yine yabancı hukuktaki düzenlemenin mahiyetine göre değerlendirilmesi söz konusu olacaktır.
Bununla birlikte, inşai kararlar bakımından öğretide, yabancı hukuklarda dahi bir zaman sınırlamasının söz konusu olamayacağı; zira inşai kararların yeni bir hukuki durum yarattığı ve bu durumun başka bir işlemle değiştirilmedikçe varlığını sürdüreceği ifade edilmektedir.
4.2. Tenfiz kararından sonra türk hukukuna göre ilam zamanaşımı
Yabancı mahkeme kararının Türkiye’de tenfizine karar verilmesi ve kararın kesinleşmesiyle birlikte yabancı ilam, Türk mahkeme kararı niteliği kazanır. Bu noktadan sonra iç hukuk kurallarında öngörülen icra zamanaşımı işlemeye başlayacaktır. Anılan zamanaşımı süresi Türk Borçlar Kanunu m. 156 (2) uyarınca 10 yıldır.
Öğretide de kararın tenfizi tarihinden (yani tenfiz kararının kesinleşmesinden) itibaren on yıl içinde ilamın icra edilmesi gerektiği; aksi hâlde alacağın zamanaşımına uğrayacağı belirtilmektedir.[1] Yargıtay’ın 11.04.1940 tarihli içtihadı birleştirme kararı uyarınca bu süre icraya mahsus bir zamanaşımı değil, ilam ile kesilen zamanaşımının tekrar başlaması neticesinde hüküm doğuran dava zamanaşımıdır.
Yabancı hakem kararları bakımından da benzer şekilde, tenfiz kararının kesinleşmesinden itibaren on yıllık zamanaşımı süresinin uygulanacağı ifade edilmektedir.
4.3. Tenfiz davasının kendisi zamanaşımına tabi midir?
MÖHUK’ta tanıma veya tenfiz davalarının açılması bakımından özel bir süre öngörülmemiştir. Yargıtay 19. Hukuk Dairesi, yabancı mahkeme kararlarının tenfizinin belli bir süreye bağlı olmadığına; zamanaşımı ve hak düşürücü süre itirazlarının icra aşamasında değerlendirilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
Benzer şekilde, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi de, MÖHUK’ta tenfiz istemi bakımından bir zamanaşımı süresi öngörülmediğini; kararın verildiği ülkede ilamın icrasını engelleyen bir düzenleme bulunduğunun davalı tarafından iddia ve ispat edilmediği durumda zamanaşımı itirazının dinlenemeyeceğini belirtmiştir.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi de, yabancı mahkeme kararlarının tenfizinin belli bir süreye bağlı olmadığı yönündeki değerlendirmeyi onamıştır.
Görüldüğü üzere öğretide de genel kabul, tenfiz talebinin bağımsız bir Türk hukuku zamanaşımı süresine tabi olmadığı; ancak yabancı ilamın, verildiği ülke hukukuna göre icra edilebilir olduğu süre zarfında Türkiye’de tenfize konu edilebileceği yönündedir.
5. Yabancı mahkemelerin Türkiye’de delil toplaması
5.1. Yabancı yargı mercilerinin Türkiye’de delil toplaması ve egemenlik hakları ilişkisi
Yabancı bir mahkeme, kendi ülkesinde gördüğü davada kullanılacak delillerin Türkiye’de bulunması durumunda, Türkiye’de kendi başına delil toplayamaz. Bir delilin bulunduğu yabancı ülkede doğrudan işlem yapılması, ilgili devletin egemenlik haklarının ihlali sayılabileceğinden, sınır aşan delil toplamada özel usuller izlenmesi gerekir. Uluslararası usul hukukunda istinabe, mahkemenin görmekte olduğu davada nihai karara varabilmek için fiilî ve hukuki engeller nedeniyle yapamayacağı -tarafların veya tanıkların dinlenilmesi, bilirkişi incelemesi, keşif gibi- işlemleri yabancı bir devletin yetkili makamına yaptırması olarak tanımlanmaktadır.
5.2. Yabancı mahkemelerin Türkiye’de delil toplaması usulü
Yabancı mahkemelerin Türkiye’de delil toplaması, iç hukukta yargı çevresi farklı mahkemelerin birbirine istinabe talebinde bulunmasına benzer şekilde istinabe usulüyle yürütülmektedir. Uluslararası istinabenin kaynakları, ikili anlaşma veya çok taraflı sözleşmeler ile uluslararası adli yardımlaşma kurallarıdır. Kural olarak, öncelikle talep eden devlet ile Türkiye arasında ikili anlaşma veya çok taraflı sözleşme olup olmadığına bakılır; varsa istinabe söz konusu anlaşma veya sözleşme hükümlerine göre yerine getirilir.[2]
Türkiye, istinabe taleplerinin yerine getirilmesi amacıyla birçok devletle ikili adli yardımlaşma anlaşmaları akdetmiştir. Bu çerçevede Türkiye, 47 ülke ile ya doğrudan hukuki ve ticari konulara ilişkin ya da bu alanlarda adli yardımlaşma hükümleri içeren anlaşmalara taraftır. Bunun yanı sıra, 1954 tarihli Hukuk Usulüne Dair Lahey Sözleşmesi ile 1970 tarihli Hukukî veya Ticarî Konularda Yabancı Ülkelerde Delil Sağlanması Hakkında Sözleşme’ye de taraf bulunmaktadır[3].
1970 tarihli Sözleşme’nin 1. maddesi uyarınca, hukuki ve ticari konularda bir âkit devletin adli makamı, istinabe yolu ile diğer âkit tarafın yetkili makamından bir adli işlemin yerine getirilmesini veya delil sağlanmasını talep edebilir; ancak bu yolla elde edilmesi amaçlanan delillerin açılmış veya açılacak olan adli davalarda kullanılması gerekmektedir.[4]
Türkiye, 1970 tarihli Sözleşme’nin 4. maddesinin 2. fıkrasına koyduğu çekince ile istinabe taleplerinin Türkçe düzenlenmesi zorunluluğunu şart koşmuştur. Konsolosluk ve diplomatik temsilcilerin delil toplama yetkisinin kullanılmasında yetkili makam olarak Adalet Bakanlığı’nı[5] tayin etmiştir. Türkiye, Sözleşme’nin 23. maddesi kapsamında bir çekince ileri sürmüş olup “common law” ülkelerinde tanınan dava öncesi belge keşfi (pre-trial discovery) niteliğindeki talepleri yerine getirmeyeceğini beyan etmiştir.[6] Hal böyle olmakla, örneğin Amerika Birleşik Devletleri nezdinde discovery işlemi, dava öncesi değil; dava sürecinin bir parçasıdır. Duruşma öncesi dönem (pre-trial), dava öncesi dönemden farklıdır ve genelde, dilekçe teatisi ve discovery denilen süreçten oluşur. Duruşmaların kesintisiz gerçekleştirilmesi de bir genel ilke olduğundan, dava malzemesi tam anlamıyla bir araya getirildikten sonra delillerin tartışılması kesintisiz bir duruşmada gerçekleştirilir. Bu halde, Türkiye’nin Sözleşme’nin 23. maddesine koyduğu çekincenin, bu tip yargılamalarda yapılacak delil toplanması talebine yönelik etkisi ise sıklıkla denenmiş işlemlerden değildir.
1954 ve 1970 tarihli Sözleşmeler ile ikili anlaşmalar veya adli yardımlaşma kuralları uyarınca Adalet Bakanlığı’na gönderilen istinabe evrakı, merkezi makam sıfatıyla gerekli inceleme yapıldıktan sonra istinabenin yapılacağı yerdeki adli makama iletilir.[7]
5.3. İstinabe dışı bir usul ile delil toplanabilir mi?
Yabancı mahkemelerin Türkiye’de delil toplaması için Türkiye’deki adli mercilerin istinabe edilmesi yegane usul değildir. Diğer seçenekler arasında konsolos aracılığıyla delil temini, video konferans ve yabancı hâkimin bizzat Türkiye’ye gelmesi sayılabilir. Ancak bunlar oldukça sınırlıdır.
Türkiye, 1954 tarihli Sözleşme’nin 15. maddesine koyduğu çekince ile diplomatik memurların veya konsolosluk görevlilerinin yalnızca kendi vatandaşlarına karşı doğrudan istinabe yapabilme yetkisini kabul etmiştir.[8] Yabancı bir hâkimin Türkiye’ye gelip bizzat delil toplaması ise, Türkiye’nin açık izni olmadıkça egemenlik ihlali sayılır. Cebrî icra niteliği taşıyan işlemler ise hiçbir koşulda yabancı makam tarafından Türkiye’de gerçekleştirilemez; bu tür taleplerin Adalet Bakanlığı’na gönderilmemesi gerekmektedir.
Sonuç olarak, yabancı mahkemelerin Türkiye’de delil toplaması kural olarak Türk adli makamları aracılığıyla yürütülür ve istinabe hâlâ en yaygın yöntem olmaya devam etmektedir.[9]
6. Türkiye’de gemilerin ihtiyati haczi: hukuki çerçeve ve pratik hususlar
Türkiye, Avrupa ile Asya arasındaki stratejik konumu, Karadeniz, Ege ve Akdeniz’e açılan geniş kıyı şeridi, önemli limanları ve İstanbul ile Çanakkale Boğazları üzerinden gerçekleşen yoğun deniz trafiği sayesinde uluslararası deniz ticaretinde kritik bir merkezdir. Ticari gemi hareketliliğine ek olarak yat inşası, bakım-onarım ve turizm faaliyetleri de Türk karasularını son derece aktif kılmaktadır.
Bunun yanı sıra Türkiye, konumu ve uluslararası yaptırımlar bağlamındaki yaklaşımı itibarıyla birçok yabancı aktör açısından elverişli bir yargı alanı olarak öne çıkmakta; farklı ülke bayraklı veya yabancı kişi ve kurumlara ait çok sayıda gemiye de ev sahipliği yapmaktadır.
Gemilerin ihtiyati haczi, Türk hukukunda alacaklılar açısından hızlı ve etkili bir güvence aracı teşkil etmektedir. Türkiye’nin stratejik konumu ve yoğun deniz trafiği, bu tedbirin uygulanması bakımından ülkemizi elverişli bir yargı alanı haline getirmektedir.
6.1. Hukuki çerçeve
Türk hukukunda gemilerin ihtiyaten haczi TTK hükümlerinde düzenlenmiştir. TTK’daki düzenleme, 1999 tarihli Gemilerin İhtiyati Haczi Sözleşmesi başta olmak üzere modern deniz ticareti hukukundaki uluslararası düzenlemeler dikkate alınarak hazırlanmıştır. Bu yönüyle Türk hukukunda gemi haczi rejimi, uluslararası uygulamayla uyumlu ve öngörülebilir bir hukuki zemin sunmaktadır.
İhtiyati haciz rejiminin uygulanmasında İİK hükümleri tamamlayıcı nitelikte rol oynamaktadır. Taslak aşamasındaki yeni Cebri İcra Kanunu çalışmaları kapsamında deniz cebri icrasına ilişkin bazı hükümlerin TTK’dan ayrılarak yeni kanunda toplanması gündemdedir.
6.2. Deniz alacakları
TTK uyarınca deniz alacaklarından başka alacaklar için gemilerin ihtiyaten haczedilmesi ve seferden men edilmesi mümkün değildir. Deniz alacakları ise, TTK m. 1352’de sınırlı sayı ilkesine tâbi olarak belirtilmektedir. Taşıma ve navlun sözleşmelerinden, gemi ipoteğinden, gemi inşa, onarım, donatım veya satış sözleşmelerinden, ve mürettebat alacaklarından doğan istemler kanunda sayılan başlıca deniz alacaklarındandır.
Deniz alacaklarının sınırlı sayı ilkesine tâbi olarak düzenlenmiş olması ve listenin sözleşme yoluyla genişletilme imkânı bulunmaması itibarıyla, ihtiyati haciz gündeme geldiğinde atılacak ilk ve en kritik adım, talebin gerçekten bir deniz alacağı niteliği taşıyıp taşımadığının tespitidir.
6.3. Yabancı bayraklı gemiler ve yetkili mahkeme
Yetkili mahkeme, gemilerin Türk mü yoksa yabancı bayraklı mı olduğuna göre değişkenlik göstermektedir. Yabancı bayraklı gemiler bakımından yetkili mahkeme, sadece geminin Türkiye’de fiilen bulunduğu yer mahkemesidir.
Gemilerin hareketli varlıklar olması nedeniyle haciz başvurularında hızlı hareket edilmesi ve güncel konum bilgilerinin kullanılması büyük önem taşır ve başvurunun başarısı açısından belirleyicidir. Uygulamada mahkemeler, başvuru üzerine liman başkanlığı veya ilgili idari birimlerden geminin bulunduğu yere ilişkin bilgi talep edebilmektedir.
6.4. Haciz talebinde aranan şartlar
Bir geminin ihtiyaten haczedilebilmesi için alacaklının öncelikle bir deniz alacağına sahip olduğunu ve bu alacağın parasal değerini ortaya koyması gerekir. Başvuru aşamasında alacağın kesin olarak ispat edilmesi aranmaz; ancak mahkemeyi ikna edecek nitelikte prima facie delillerin sunulması gerekir.
Mahkeme ayrıca, kural olarak başvuru sahibinden yaklaşık 10.000 SDR tutarında maktu bir teminat yatırılmasını ister. Bu teminat, haksız haciz ihtimaline karşı güvence oluşturmaktadır.
6.5. Haciz kararının uygulanması
Gemilerin ihtiyati haczine ilişkin talepler çoğu zaman dosya üzerinden ve karşı taraf dinlenmeden (ex parte) değerlendirilir. Mahkeme gerekli görürse duruşma yapılmasına karar verebilir; ancak uygulamada kararların büyük bölümü kısa süre içinde dosya üzerinden verilmektedir.
Karar verildiğinde, alacaklının üç gün içinde yetkili icra dairesine başvurarak kararın uygulanmasını talep etmesi gerekir.
Geminin muhafazası ve güvenliği için gerekli giderler başlangıçta alacaklı tarafından karşılanır; bu giderler nihai aşamada borçludan tahsil edilebilecek masraflar arasında yer alır.
6.6. Haczi tamamlayan merasim
Gemi haczi, alacağı güvence altına alan geçici bir tedbirdir. Bu nedenle haczin devam edebilmesi için alacaklının bir ay içinde esas hakkında bir işlem başlatması gerekir.
Bu işlem, uyuşmazlığın niteliğine göre Türkiye’de veya sözleşmede belirlenen yabancı mahkemede dava açılması, tahkim yargılamasının başlatılması veya devam ettiğinin belgelenmesi, Türkiye’de icra takibi başlatılması şeklinde olabilir. Bir aylık süre yeterli gözükse de, tamamlayıcı merasime ilişkin hazırlıkların mümkünse ihtiyati haciz başvurusu yapılmadan önce tamamlanması zamanın etkin yönetimi açısından faydalı olacaktır.
Uygulamada birçok sınır ötesi uyuşmazlıkta gemi haczi süreci, yabancı mahkeme veya tahkim kararlarının ileride Türkiye’de tanınması ve tenfizi süreciyle birlikte yürümektedir.
6.7. Sonuç
Türkiye’nin yoğun deniz trafiği, güçlü tersane altyapısı ve uluslararası yat rotalarındaki önemli konumu, gemilerin ihtiyaten haczini alacaklılar açısından etkili bir hukuki araç haline getirmektedir. Bununla birlikte süreç, doğru hukuki nitelendirme yapılmasını, hızlı hareket edilmesini ve haciz sonrası adımların dikkatle planlanmasını gerektirir.
Özellikle sınır ötesi uyuşmazlıklarda gemi haczi, alacaklılara önemli bir stratejik avantaj sağlayabilmektedir.
7. İşçinin kurumsal e-posta adresi üzerinden yaptığı yazışmaların işveren tarafından denetlenmesi
İş hukuku uyuşmazlıklarında, işçinin kurumsal e-posta adresinden gönderdiği e-postaların işveren tarafından fesih sebebinin ispatında delil olarak kullanıldığı; işçinin ise e-posta içeriklerinin kişisel veri niteliğinde olduğu gerekçesiyle feshin geçersizliğini ileri sürdüğü görülmektedir. İşçinin şahsi e-posta içeriklerinin kişisel veri niteliğinde olduğu konusunda tereddüt yoktur. Bununla birlikte, kurumsal e-posta hesabı üzerinden yapılan yazışmalar da işçinin kişisel verisi niteliğindedir ve haberleşme hürriyeti ile kişisel verilerin korunmasına ilişkin güvenceler devam eder.
Bu nedenle, e-postanın içeriğinin yanında; işverenin bu yazışmalara hangi usulle eriştiği, erişimin hukuka uygun, şeffaf ve ölçülü biçimde yürütülüp yürütülmediği belirleyicidir. Anayasa Mahkemesi (“AYM”), kurumsal e-posta hesabına erişim ve içerik incelemesine ilişkin kararlarında;
- İşverenin işçiyi e-postalarının denetleneceği konusunda önceden bilgilendirmesinin zorunlu olduğunu,
- Bu bilgilendirmenin, erişimin hukuki dayanağı ve amaçlarını; kapsamını, verilerin saklama süresini, veri sahibinin haklarını ve uygulamanın muhtemel sonuçlarını açık ve anlaşılır şekilde içermesi gerektiğini,
- E-posta içeriğine erişimin işverenin meşru menfaatlerinin korunması bakımından elverişlilik, gereklilik ve orantılılık ölçütlerini sağlaması gerektiğini belirtmektedir.
Nitekim doktrinde, kurumsal e-posta hesabı üzerinden gönderilen e-postalar bakımından dahi; başlığından özel hayata ilişkin olduğu anlaşılan e-postaların okunmasının kural olarak hukuka uygun olmayacağı vurgulanmaktadır.
Yargıtay ise 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun (“KVKK”) yürürlüğe girmesinden önceki dönemde işverenin işyerine ait bilgisayar ve kurumsal e-posta sistemleri üzerinde denetleme yetkisi bulunduğu yönünde geniş bir yaklaşım benimsemekteydi. Buna karşılık AYM’nin bireysel başvuru kararları ekseninde, kurumsal e-posta denetiminin aydınlatma/bilgilendirme ile gereklilik ve orantılılık ölçütleri çerçevesinde ele alınması gerektiği yönünde bir sınır belirginleşmiştir. Dolayısıyla, bu koşullar sağlanmadan e-posta içeriklerine erişilmesi hâlinde; feshe dayanak yapılan yazışmaların yargılamada delil niteliği tartışmalı hâle gelmektedir.
Nitekim Yargıtay 2019 yılında verdiği bir kararda, işçinin işyeri bilgisayarı üzerinde gerçekleştirdiği eylemlerin fesih sebebi teşkil ettiği sabit olmakla birlikte; bilgisayarının izlendiği hakkında önceden bilgilendirilmemiş olması sebebiyle izleme neticesinde elde edilen bilgilerin haklı fesih sebebi olarak ileri sürülemeyeceğini kabul etmiştir. Bu karar doğrultusunda, işçiye önceden bilgilendirme yapılmaksızın iletişimin denetlenmesi halinde elde edilen delillerin de 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 189/2 hükmü uyarınca hukuka aykırı delil olarak nitelendirilmesi gerekmektedir.
Doktrinde, iş ilişkileri bakımından da KVKK uyarınca veri işlemeye ilişkin şartların yerine getirilmemesi halinde; işverenin hukuka aykırı yöntemlerle elde ettiği kişisel verilerin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 189/2 gereği hukuk yargılamasında delil olarak kullanılamayacağı belirtilmektedir.
Kişisel Verileri Koruma Kurulu uygulaması da aynı eksende şekillenmektedir. Aydınlatma yükümlülüğü yerine getirilmemişse, kurumsal e-postaların incelenmesi KVKK’ya aykırılık kapsamında idari yaptırıma konu olabilmektedir.[9] Buna karşılık, aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiği; veri işleme faaliyetinin KVKK m. 5/2(e) ve m. 5/2(f) hükümlerinde öngörülen “bir hakkın tesisi, kullanılması veya korunması”, “meşru menfaat” ya da benzeri bir şartı sağladığı, ayrıca veri işlemenin amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olma ilkesine uyduğu durumda ihlal sonucuna varılmadığı görülmektedir.[10]
Sonuç olarak, feshe dayanak yapılan kurumsal e-posta yazışmalarına hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş delil niteliği atfedilebilmesi; öncelikle işverenin erişim ve içerik incelemesi uygulamasını açık kurallarla belirlemiş ve işçiyi usulüne uygun biçimde aydınlatmış olmasına bağlıdır. Ayrıca erişim, yalnızca belirlenen amaçla bağlantılı olmalı ve bu amaçla sınırlı tutulmalı; incelemenin kapsamı ile verilerin kullanım ve saklama süresi de somut ihtiyacı aşmayacak ölçüde belirlenmelidir.
8. Milletlerarası tahkim hukukuna dair yakın tarihli yargı kararları
Yargıtay’ın tahkime ilişkin güncel kararları; tahkim şartının açıklığı, paralel tahkim süreçlerinin birbirine etkisi, usulî tutarlılık ve taraf sıfatı gibi meselelerde dikkat çekici değerlendirmeler içermektedir. Bu kararlar aşağıda konu başlıkları itibarıyla ele alınmaktadır.
8.1. Tahkim şartının açıklığı ve tahkim iradesinin belirliliği
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, yakın tarihli bir kararında[11], sözleşmede tahkim öngörülmesine rağmen İngiliz mahkemelerinin de yetkili kılınmış olmasını, tahkim iradesinin yeterince açık biçimde ortaya konulmadığı şeklinde değerlendirmiştir. Bu karar, tahkim şartı ile mahkeme yetkisinin aynı hüküm içinde birlikte düzenlendiği sözleşmelerde, mahkemelerin hangi amaçla ve hangi sınırlar içinde devreye gireceğinin açıkça gösterilmemesi hâlinde tahkim anlaşmasının geçerliliğinin tartışmalı hâle gelebileceğine işaret etmektedir. Dolayısıyla, uygulamada sözleşmelerde zaman zaman rastlanan tahkim şartı ile mahkeme yetkisinin aynı sözleşmede birlikte düzenlendiği hükümler bakımından, sözleşmede tahkim şartına yer verilmiş olması tek başına yeterli görülmemekte; tahkim iradesinin açık ve tereddüde mahal bırakmayacak şekilde ortaya konulması aranmaktadır.
8.2. Paralel tahkim süreçlerinde önceki kararların etkisi
Yargıtay, paralel tahkim süreçleri ve önceki kararların etkisi bakımından dikkat çekici bir karara imza atmıştır.[12] Aynı maddi vakıaların iki ayrı İstanbul Ticaret Odası Tahkim Merkezi (İTOTAM) kurallarına tabi tahkim yargılamasında farklı hakemler önünde ele alındığı bu uyuşmazlıkta Yargıtay, sonraki tahkimde karar verilirken önceki yargılamada verilen kararın kesinleşip kesinleşmediğinin ve sonraki uyuşmazlık bakımından nasıl bir etki doğurduğunun değerlendirilmemiş olmasını isabetsiz bulmuştur. Kararda çelişkili karar riski, kararın icrası aşamasında doğabilecek sorunlar ve hukuki güvenlik ilkesi özellikle vurgulanmıştır. Yargıtay’ın milletlerarası tahkim hukuku öğretisi ve uygulamasıyla uyumlu olan bu yaklaşımı, tahkimde paralel yargılama hâlleri bakımından yol gösterici niteliktedir.
8.3. Tahkim anlaşması ve hakem heyetinin yetkisi bakımından çelişkili davranış yasağı
Hukuk Genel Kurulu’nun bir başka kararında[13] ise daha önce devlet mahkemesi önünde tahkim itirazında bulunulmuş ve bu itiraz doğrultusunda verilen karar kesinleşmiş olmasına rağmen, sonraki aşamada tahkim anlaşmasının yokluğunun veya geçersizliğinin ileri sürülmesi, dürüstlük kuralı ve çelişkili davranış yasağı çerçevesinde değerlendirilmiştir. Aynı kararda, iptal davasının hakem kararının esasını yeniden inceleyen bir kanun yolu olmadığı yönündeki yerleşik içtihat da bir kez daha teyit edilmiştir. Buna göre delillerin takdiri, maddi vakıaların değerlendirilmesi ve sözleşmenin yorumlanması kural olarak iptal incelemesinin kapsamı dışında kalmakta; buna karşılık önceki usulî tutumlarla bağdaşmayan iddialar sıkı bir denetime tabi tutulmaktadır.
8.4. Taraf sıfatı ve temsil yetkisi
Yargıtay,[14] bir başka kararında taraf sıfatının kamu düzenine ilişkin olduğunu ve bu nedenle tahkimde de re’sen dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştır. Karara konu uyuşmazlıkta, tahkim şartını içeren sözleşmede bir şirket taraf olarak görünmesine rağmen, hakem heyeti bu şirketin tüzel kişiliğinin bulunmadığı sonucuna vararak şirket adına hareket ettiği düşünülen gerçek kişi aleyhine hüküm kurmuştur. Yargıtay, böyle bir sonuca ulaşılabilmesi için sözleşmede taraf olarak görünen şirketin gerçekten mevcut bir tüzel kişiliğe sahip olup olmadığının ve sözleşmenin ilgili kişi tarafından kendi adına mı yoksa şirketi temsilen mi imzalandığının açık şekilde araştırılması gerektiğini tespit ederek hakem heyetinin bu yöndeki değerlendirmesini isabetsiz bulmuştur. Yargıtay’a göre bir kişinin tahkim anlaşmasıyla bağlı olup olmadığı ve hakkında hüküm kurulup kurulamayacağı hususu, yalnızca fiilî ilişkilere veya ticari görünüşe bakılarak değil, maddi hukuk bakımından detaylı bir incelemeyle belirlenmelidir. Karar bu yönüyle, özellikle grup şirketleri, ticari temsil ilişkileri ve farklı unvanlarla faaliyet gösteren yapılar bakımından önem taşımaktadır.
Yukarıda ele alınan Yargıtay kararları, milletlerarası tahkim hukukunun öğreti ve uygulamada tartışılagelen temel meselelerine ilişkin yerleşik yaklaşımın korunduğunu ortaya koymaktadır.
[1] C. Şanlı, Uluslararası Ticari Akitlerin Hazırlanması ve Uyuşmazlıkların Çözüm Yolları, 2023, s. 288
[2] Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, Hukuki Konularda Uluslararası İstinabe Taleplerine Uygulanacak Esaslar Hakkında Genelge, Genelge No: 63/2.
[3] https://diabgm.adalet.gov.tr/Home/SayfaDetay/hukuk-istinabe14022020110928
[4] 1970 Tarihli Delil Sözleşmesi, md. 1
[5] Sözleşmenin uygulanmasında Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü merkezi makam görevini yerine getirmektedir
[6] 1970 Tarihli Delil Sözleşmesi, md. 4/2, md. 15, md. 23; Genelge No: 63/2.
[7] Genelge No: 63/2
[8] Genelge No: 63/2; 1954 Tarihli Sözleşme, md. 15.
[9] Kişisel Verileri Koruma Kurulu, K. 2021/1187, 25.11.2021
[10] Kişisel Verileri Koruma Kurulu, K. 2023/86, 19.01.2023
[11] Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 01.10.2025, E. 2024/653, K. 2025/584.
[12] Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 15.06.2022, E. 2022/2105, K. 2022/4906.
[13] Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 21.12.2023, E. 2023/688, K. 2023/1348.
[14] Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 21.09.2022, E. 2022/628, K. 2022/4258.
Paylaş
İlgili kişiler
Detaylı bilgi için bizimle irtibata geçebilirsiniz.






Yasal Bilgilendirme
Bu içerik sadece bilgilendirme amaçlı olup hukuki görüş içermemektedir. İçerikteki konulara ilişkin bir sorunuz olması halinde lütfen bizi arayınız. Tüm hakları saklıdır.
İlginizi Çekebilir
3 Nisan 2026
Mücbir sebep ve aşırı ifa güçlüğü: Güncel sorunlar kapsamında değerlendirme
Jeopolitik gerginlikler sonucunda petrol piyasalarında yaşanan fiyat dalgalanmaları, başta enerji yoğun sektörler olmak üzere pek çok…
1 Nisan 2026
Enerji ve çevresel piyasalarda şeffaflık ve piyasa bozucu davranışlara ilişkin yönetmelik yayımlandı
14 Şubat 2026 tarihli ve 33168 sayılı Resmî Gazete’de, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (“EPDK”) tarafından hazırlanan Enerji Piyasalarında…
26 Mart 2026
Bağımsız denetim eşikleri yükseltildi
Bağımsız Denetime Tabi Şirketlerin Belirlenmesine Dair Kararda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Karar, 17 Mart 2026 tarihinde Resmi Gazete’de…
16 Mart 2026
Çalışma mevzuatı ışığında kadın çalışanların hakları ve işverenlerin yükümlülükleri
8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle, kadınların çalışma hayatındaki haklarının güçlendirilmesi ve bu haklara ilişkin farkındalığın…
10 Mart 2026
Anayasa Mahkemesi, Uzlaşma Kararlarının Dava Konusu Yapılamayacağına İlişkin Hükmü Anayasa’ya Uygun Buldu
Anayasa Mahkemesi’nin (“AYM”) 9 Mart 2026 tarihli ve 33191 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 11 Aralık 2025 tarihli ve E. 2025/185, K.…
10 Mart 2026
Sadakat kartı uygulamalarına yönelik artan veri koruma denetimi
Kişisel Verileri Koruma Kurumu (Kurum) 11 Şubat 2026 tarihli ilke kararı ile, sadakat kartı avantajlarının alışveriş sırasında herhangi bir…



